Değerli okurlarım Büyük şeytan ABD ve Terör devleti İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar yalnızca iki ülke arasındaki bir askeri çatışma değildir; bu savaş, küresel bir güç mücadelesinin, enerji kaynaklarının ve jeopolitik hesapların yapıldığı yeni bir operasyondur.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail tarafından İran’a karşı geniş çaplı hava saldırıları başlatıldı. Bu saldırılarda İran’ın birçok askeri ve siyasi hedefi vuruldu ve İran’ın dini lideri de dahil olmak üzere birçok üst düzey isim hayatını kaybetti. Bu gelişme sonrasında bölgede yaşanan kriz, doğrudan savaşa dönüştü.
Bugün yaşananlara baktığımızda Washington’un temel hedefinin yalnızca İran’ın nükleer programını sınırlamak olmadığını görmek zor değil. Asıl hedef İran’daki rejimi zayıflatmak ve mümkünse değiştirmek. Bunun için hem askeri baskı hem de içeride toplumsal karışıklık yaratacak politikalar devreye sokuluyor. Çünkü İran gibi büyük bir coğrafyada; enerji kaynaklarına sahip bir ülkenin, ABD’nin kontrolüne girmesi, küresel enerji dengelerini kökten değiştirecek bir gelişme olacaktır.
İsrail’in bölgesel stratejisini değerlendiren bazı analistler, Ortadoğu’da sürekli bir istikrarsızlık ortamının İsrail açısından güvenlik avantajı yarattığını savunmaktadır. Bölgedeki ülkelerin iç sorunlarla ve birbirleriyle çatıştığı bir ortamda İsrail’e karşı ortak bir güç oluşması güçleşmektedir. Bu nedenle bölgedeki çatışmaların yayılması ve güç dengelerinin parçalanması İsrail’in lehine bir tablo olarak yorumlayabiliriz. Bunu destekleyen bir plan ise;
1980’li yıllarda İsrail Dışişleri Bakanlığında çalışan gazeteci ve stratejist Oded Yinon tarafından kaleme alınan ve genellikle “1980’lerde İsrail için bir strateji” başlığıyla bilinen plan, Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin tartışmalarda sıkça gündeme getirilen belgelerden biridir. Bu planda Yinon, bölgedeki devletlerin etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden parçalanabileceğini öne süren bir yaklaşım ortaya koymuştur.
Yinon’un değerlendirmesine göre; Ortadoğu’daki birçok ülke farklı etnik ve dini topluluklardan oluşan kırılgan yapılar barındırmaktadır. Bu nedenle bölgedeki Kürtler, Şiiler, Dürziler, Maruniler, Sünniler ve benzeri topluluklar arasındaki gerilimlerin büyümesi, bazı ülkelerin iç çatışmalar yaşayarak zayıflamasına yol açabilir. Yinon’un bu planı israil devleti tarafından bugün uygulanmaktadır. İsrail bölgedeki ülkelerin parçalanması ve küçük siyasi yapılara bölünmesini arzulamaktadır.
Parçalanmış, birbirleriyle savaşan veya çatışan ülkelerden oluşan bir Ortadoğu, İsrail açısından daha az tehdit anlamına gelmektedir. Bu nedenle İsrail bu savaşın bölgeye yayılarak devam etmesini istemektedir.
Bu savaşın en hızlı etkisi ise enerji piyasalarında görüldü. ABD-İsrail saldırılarının ardından petrol fiyatları hızla yükseldi ve Brent petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıkarak son yılların en yüksek seviyelerine ulaştı.
Hatta bu satırları yazdığımda brent petrol fiyatı 107 dolar seviyesine kadar çıkmıştı.
Dahası, dünyanın petrol taşımacılığının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, küresel enerji piyasalarında büyük bir şok yarattı.
Bu durum yalnızca petrol fiyatlarını değil, ulaşım maliyetlerinden gıda fiyatlarına kadar bütün küresel ekonomiyi etkiliyor. Uzmanlara göre savaş uzarsa dünya ekonomisi yeni bir enflasyon dalgasıyla ve hatta küresel resesyon riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Savaşın bir diğer önemli boyutu ise uluslararası hukuk tartışmalarıdır.
İspanya Başbakanı Sanchez, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı olduğunu ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini cesur bir şekilde açıkça dile getirdi. Bu da dünyada giderek güçlenen bir tartışmayı ortaya çıkarıyor:
Artık uluslararası ilişkiler de hukuk mu geçerli yönetiliyor, yoksa zorbalık ve güç mü? Bugün Ortadoğu’da yükselen bu savaşın kazananı henüz belli değil. Ancak kaybedenin kim olduğu çok açık: bölge halkları ve dünya ekonomisi.
Petrol fiyatları yükseliyor, piyasalar sarsılıyor, milyonlarca insan yeni bir belirsizliğin içine sürükleniyor. Ortadoğu’da yıllardır süren çatışmaların bedelini yine siviller ödüyor.
Bu nedenle bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: Gerçekten güvenlik için mi savaş çıkıyor, yoksa enerji, güç ve jeopolitik hesaplar için mi? İngiliz Başbakanı Winston Churchill, 1936 yılında avam kamarasında yaptığı bir konuşmada “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir” diyerek adeta bu günleri işaret ederek bu uğurda çok kan döküleceğinin haberini vermiştir.
Ortadoğu’nun tarihi bize şunu gösteriyor: Bu coğrafyada savaşların görünen sebepleri vardır, bir de perde arkasındaki gerçek sebepleri. Ve çoğu zaman gerçek sebep petrol, güç ve hâkimiyettir.
Sonuç olarak, büyük resme baktığımızda; İsrail’in bitmek bilmeyen arzı mevud hayali, bugün Gazze’lilerin ölüm kalım mücadelesi, Basra Körfezi’ndeki petrolün hâkimiyeti, Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışma, Hindistan İsrail yakınlaşması, Washington’daki Epstein davası üzerinden demokratlarla, cumhuriyetçiler arasındaki siyasi hesaplaşmalar ve Tahran’da yapılmak istenen rejim değişikliği…
Hepsi aslında aynı denklemin birer parçasıdır. Bakalım bu kirli savaş daha ne kadar devam edecek, temennimiz bir an önce bu savaşın son bulmasıdır. Hayırlı bir hafta diliyorum.