Günümüzde yaşanan en büyük kriz savaşlar, ekonomik darboğazlar, ya da teknolojik gelişmeler değildir. Asıl kriz, insanın zihninde ve ruhunda yaşanmaktadır. Kutsal olan ile beşerî olanın sınırları bilinçli bir biçimde birbirine çatıştırılmaktadır. Bugün dünyada ideoloji ve din savaşları yaşanmaktadır.
İşte tam bu noktada merhum Teoman Duralı’nın o çarpıcı sözü bir kez daha kulaklarımızda çınlıyor:
“İdeoloji felsefeden türeyen bir yapıdır, felsefe ise insan elinden çıkmadır. Oysa ilkece din Allah tarafından meydana getirilmiştir ve insana ihsan edilir. Bu ikisi bilerek veya bilmeyerek karıştırılıyor, böylece korkunç sonuçlar ortaya çıkıyor. İnsanın en son sığınacağı yer ve tutunacağı dal dindir. Dini ideolojileştirdiğinde, bu da insan yapısıdır seviyesine getirmiş olursun. Çünkü akıl akıldan üstündür. Benim kurduğum yapıyı sen yıkarsın, senin kurduğunu ben yıkarım; ama Allah’ın kurduğu yapılanma örneğini ilkece yıkmamız mümkün değildir…”
Bu söz, bugünün dünyasını anlamak için adeta bir pusuladır.
İdeoloji, insan ürünü beşeri bir düşüncedir ve dünyevi bir düzen kurmayı hedefler. İnsan aklıyla kurulur, yine insan eliyle değiştirilir, yıkılır, yerine yenisi konur. Milliyetçilikten sosyalizme, faşizmden kapitalizme kadar bütün ideolojiler, tarih boyunca kitleleri peşinden sürüklemek için kendilerine bir tür kutsallık üretmiştir. Semboller, sloganlar, ritüeller, lider kültleri… Bunların hepsi ideolojinin toplumsal bağlılık üretme araçlarıdır. Din ise kaynağı itibarıyla vahiydir ve insanın sadece dünyasını değil, ötesini yani metafiziği de kuşatır.
Asıl tehlike, dinin bu mekanizmanın içine sokulmasıdır.
Din, inanan insan için son sığınaktır. Fırtına büyüdüğünde, insanın ruhen yaslandığı son duvardır. Eğer bu duvar da siyasetin günlük hesaplarına kurban edilirse, toplumun ve bireyin elinden sadece bir inanç değil, aynı zamanda son güven zemini de alınmış olur.
Batı Avrupa medeniyetinin 17. yüzyıldan itibaren dindışı, maddeci ve pozitivist bir “dünyevî zihniyet” geliştirdiğini belirten Teoman Duralı hoca, bu zihniyetin dini özünden koparıp bir sömürü aracına dönüştürdüğünü ifade eder. Ona göre “çağdaş küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyeti” olarak adlandırdığı yapı, dini manevî mahiyetinden uzaklaştırarak onu ideolojik bir araca, yani dünyevî çıkarların hizmetine sokulan bir düzene dönüştürmüştür.
Yani hoca mealen diyor ki! Din, siyasi ve ekonomik çıkarlar için bir araç olarak kullanıldığında” veya toplumsal hayata dayatılan "dünyevi bir zihniyet " haline dönüştüğünde ideolojik bir yapıya bürünür. Bu değişim süreci, dinin özünde taşıdığı manevî derinliğin zamanla aşınmasına ve onun yerine, haksız kazancı meşrulaştıran bir araçsal yapının ikame edilmesine zemin hazırlar.
İşte toplumları içten çürüten asıl zehir de budur.
Bugün dünyada yaşadığımız kutuplaşmaların, tahammülsüzlüğün ve fikrî sığlığın temelinde de bu vardır. İnsanlar artık hakikati aramıyor; herkes kendi tarafını kutsallaştırıyor. Herkes kendi ideolojik mevziisini bir din gibi savunuyor, karşısındakini ise yok edilmesi gereken bir düşman olarak görüyor. Bunun bir örneğini terör devleti İsraillin Gazze’de yaptığı dünyanın en büyük soykırımında görmekteyiz.
İdeolojinin hâkim olduğu yerde kaçınılmaz olarak "kulun kula kulluğu"nun başladığını görürüz. Din ise insanı yalnızca aracısız, Yaratıcı'ya bağlayarak bu boyunduruktan kurtarmayı amaçlar.
İdeolojiler, insanı "beşeri bir canavara" dönüştürme potansiyeli taşırken; din, insanın ahlaki seçim yapabilmesini ve "hakiki manada kul olmasını" sağlayan tek zemindir.
Yazımızı merhum Duralı'nın şu sözleriyle noktalıyalım "İdeolojilerin dinleştirilmesi büyük bir sorun değildir, ancak dinin ideolojileştirilmesi kabul edilemez bir felakettir". Çünkü din ideolojiye dönüştüğünde, kutsal olan dünyevi hesapların içinde aşınır ve toplumun manevi zemini çöker.
Hayırlı bir hafta diliyorum.