SON DAKİKA
Hava Durumu

Dünya Nükleer Bir Savaşın Eşiğinde mi?

Yazının Giriş Tarihi: 23.03.2026 12:51
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.03.2026 12:51

İsrail ABD şer güçleri,28 Şubat’ta İran’a başlayan ve giderek tırmanan saldırılar, sadece askeri bir çatışma değil; aynı zamanda insanlığın vicdanını sınayan bir tabloyu da ortaya koyuyor. İran’da binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, ABD tarafından Tebriz’de bir okulun hedef alınarak 168 masum çocuğun ve 15 öğretmenin yaşamdan koparılması, savaşın artık hiçbir sınır tanımadığını açıkça gösteriyor. Bu tablo, modern savaşların söyleminin gerçekte ne kadar içinin boş olduğunu bir kez daha bize gösterdi.

Terör Devleti İsrail ve Emperyalist ABD şer güçleri İran’a karşı başlattıkları saldırıların 24. gününde büyük hayal kırıklığına uğradılar. Trump’ın yaklaşımı, klasik bir rejim değiştirme senaryosuna dayanıyordu: Yönetimi hedef al, halkı yalnızlaştır ve içeriden destek bul. Ancak İran örneğinde bunun tam tersi bir sonuç ortaya çıktı. Çünkü İran 3000 yıllık bir devlet geleneğinden gelmektedir. Trump, İran halkının dış müdahalelere karşı halkın toplumsal çözülme yerine daha güçlü bir kenetlenmeye yol açacağını öngöremedi. Tahran sokaklarına çıkan halkın tepkisi, bu stratejinin sahada karşılık bulmadığını gösteriyor.

Bu durum, ABD’nin İran konusunda dersine iyi çalışmadığını göstermektedir. Dış müdahaleler konusunda Amerika’nın, müdahale edilecek ülkenin toplum psikolojisini çoğu zaman yanlış okuduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Burası Venezuela değil burası Ortadoğu. İran halkı, yönetimle sorunları olsa bile, dış bir tehditler karşısında ortak bir duruş sergilemeyi tercih ediyor.

Demir Kubbe Çöktü

Savaşın diğer cephesinde ise İsrail şehirlerinde hissedilen korku dikkat çekiyor. Demir Kubbe ’nin aşılabildiği sorusu İsrail kamuoyunda ciddi bir güvensizlik yaratmış durumda. Nitekim İran’ın Dimona’ya yönelik saldırı girişimi ve bunun etrafında oluşan belirsizlik, çatışmayı yeni ve çok daha tehlikeli bir boyuta taşıyor.

Burada artık mesele sadece füze saldırıları değil; nükleer tesislerin hedef haline gelmesiyle birlikte risk, bölgesel olmaktan çıkıp küresel bir felaket ihtimaline dönüşüyor.

Dimona Nükleer Santrali

İsrail’in Negev Çölü’nde yer alan Dimona Nükleer Tesisi, diğer adıyla Şimon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi, 1958 yılında Fransa’nın teknik desteğiyle inşa edilmeye başlanmış ve 1960’lı yıllar boyunca aktif şekilde geliştirilmiştir. 1950’lerin sonunda temelleri atılan bu tesis, ABD yönetiminin dikkatini ise ilk kez 1960 yılının sonbaharında çekmiştir. Resmi olarak bir nükleer araştırma merkezi olarak tanımlansa da yaygın kanaat tesisin İsrail’in gizli nükleer silah programı kapsamında plütonyum üretmek amacıyla kurulduğu yönündedir. Ayrıca projenin finansmanı için İsrail’in Almanya ile gizli anlaşmalar yaptığı da öne çıkan önemli detaylar arasında yer almaktadır.

Dimona ’da Bir Sızıntı Olursa

Eğer Dimona Nükleer Tesisi ciddi bir şekilde zarar görürse, ortaya çıkacak tabloyu yalnızca askeri kayıplarla açıklamak mümkün olmaz. Radyasyon sızıntısı; İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleriyle birlikte Türkiye dahil olmak üzere geniş bir coğrafyayı etkileyebilir.

1986’daki Çernobil faciası düşünüldüğünde, yüzlerce kilometrelik mesafelerin bu tür felaketlerde bir güvenlik sağlamadığı açıkça ortada. Dimona Nükleer Santrali Türkiye’ye yaklaşık 900 kilometrelik bir mesafede bulunmaktadır. Özellikle rüzgâr akımları, bu tür bir sızıntının yönünü belirleyen en kritik faktör.

Türkiye Açısından Riskler

Türkiye açısından ise bu senaryoda ciddi bir risk beklenmiyor.; ancak güneyden esen rüzgârlar olması halinde Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çok düşük seviyeli radyasyon izlerine rastlanabilir. Bu durumun kısa vadede insan sağlığı üzerinde belirgin bir etkisi olmaz, uzun vadede ise etkiler genellikle ihmal edilebilir düzeyde kalır.

En kötü senaryoya göre ise; Reaktörün ciddi şekilde hasar görmesi ve yüksek miktarda radyoaktif maddenin atmosfere yayılması söz konusu olur ki bu durum, Çernobil benzeri bir felaket anlamına gelir. Böyle bir durumda İsrail, Filistin ve Ürdün’de geniş alanların tahliye edilmesi gerekebilir. Lübnan ve Suriye’de orta seviyede radyasyon etkileri görülebilir.

Türkiye ise doğrudan hedef olmamasına rağmen, rüzgârların yönüne bağlı olarak bu buluttan etkilenebilir. Özellikle güney ve iç bölgelerde düşük ya da orta seviyede radyasyon taşınımı yaşanabilir. Kısa vadede sınırlı sağlık etkileri görülse de asıl risk uzun vadede ortaya çıkar; toprağa ve suya karışan radyoaktif partiküller tarım ürünlerini etkileyebilir ve yıllar içinde kanser vakalarında artışa neden olabilir. Bu nedenle böyle bir senaryo, sadece savaşın taraflarını değil, tüm bölgeyi etkileyen sınır tanımayan bir çevre ve sağlık krizine de yol açabilir.

Sonuç Olarak; Modern savaşlar artık haritalarda çizilen cephelerden ibaret değil; hayatın tam ortasında, şehirlerin kalbinde, çocukların sınıflarında ve insanların en savunmasız anlarında yaşanıyor. Bugün gelinen noktada ise tehlike daha da büyümüş durumda: nükleer tesislerin hedef alınması, savaşın sınırlarını aşarak insanlığın geleceğini tehdit eden bir eşiğe dayandığını gösteriyor. Bu artık yalnızca ülkelerin değil, tüm dünyanın meselesidir.

Eğer bu akıl tutulması durdurulmazsa, ortaya çıkacak tabloyu zafer ya da yenilgi kavramlarıyla açıklamak mümkün olmayacak. Çünkü böyle bir felakette kazanan olmayacak; geriye sadece telafisi imkânsız kayıplar ve insanlığın ortak vicdanında derin yaralar kalacaktır.

Huzurun ve sağduyunun hâkim olduğu bir dünya umuduyla, hayırlı bir hafta diliyorum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    Yükleniyor..
    logo
    En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.