Venedik Film Festivali 27 Ağustosta başlayıp, 6 Eylül 2025 tarihinde son buldu. Bu festival dünyanın dört bir yanından gelen yönetmen, oyuncu ve, sanatseverlerin buluştuğu, sinema sanatının doruğa çıktığı bir mekân. Ancak bu yılki festivalde farklı bir hikâye vardı. İnsanlığın yüz karası, siyonist İsrail terör örgütünün Gazzeli masum insanlara uyguladığı soykırım ve vahşet bu melun milletin karanlık yüzünü bir kez daha bize hatırlattı: Hind Receb’in hikâyesi.
Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın yazıp yönettiği “The Voice of Hind Rajab” (Hind Receb’in Sesi) filmi, Venedik’te gösterildiğinde salonda sessizlik hâkim oldu. Çünkü film, İsrail ordusunun Gazze’ye 29 Ocak 2024’te düzenlediği saldırı sırasında, küçük Hind ile ona ulaşmaya çalışan Filistin Kızılayı gönüllülerinin telefon görüşmelerinin orijinal ses kayıtlarını kullanıyordu. Sanat, bu kez bir kurgu değil; insanlığın gerçek bir trajedisine ayna tutuyordu.
Henüz beş yaşında bir çocuktu Hind. O gün ailesiyle birlikte Gazze’nin sokaklarında güvenli bir yer arıyordu. Ama o şehirde güvenli hiçbir alan kalmamıştı. Siyonist güçleri onların aracını vurdu. Araçtaki beş akrabası hayatını kaybetti. Küçük Hind, telefonla ulaştığı Filistin Kızılayı yetkililerine yalvardı:
“Hepsi öldü, gelin alın beni, burada tek kalmak istemiyorum. Çok korkuyorum, lütfen beni almaları için birini gönderin.”
Üç saat boyunca hattın diğer ucunda, küçük bir yüreğin çaresiz çığlığı duyuluyordu. Ancak ambulans göndermeye çalışan sağlık görevlileri bile siyonist saldırıların hedefi oldu. Sonunda Hind de diğerleri gibi siyonistlerce susturuldu. Gözü dönmüş siyonist azgın Yahudiler küçücük çocuğun vücuduna tam 355 mermi sıktılar. Geride kalan ise bir çocuğun feryadı, insanlığın kulaklarını sağır eden son çığlığı oldu.
Bugün Hind’in hikâyesi bir film perdesine yansıdığında, sanatın gücü ile siyasetin körlüğü arasındaki derin uçurum daha da görünür hale geliyor. Bir yanda Venedik’te alkışlarla yükselen bir film, diğer yanda hâlâ enkazların, ablukaların, bombaların gölgesinde yaşamaya çalışan Filistin halkı…
Ve asıl trajedi şu: Devletler bu çığlığa kulak tıkıyor. Uluslararası hukuk kâğıt üzerinde kalırken, çıkar hesapları zulmün üstünü örtüyor. Siyasi liderler susuyor, çünkü ellerini bağlayan ticari ilişkiler, enerji anlaşmaları, askeri ortaklıklar var. Sessiz kalışın adı diplomasi değil; açık bir suça ortaklıktır. Yedi milyonluk azgın Yahudi, 8 milyarlık insanlığı esir almış kimseden ses yok büyük şeytan Abd ve İsrail’i korumakla görevli. Herkes ABD den korkuyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesi güdüyorlar, ancak o yılan eninde sonunda bu zulme sessiz kalanları da sokacak… Devletlerin sesi çıkmıyor, ama halklar hükümetlerine baskı yapıyor.
İşte bu noktada halkların vicdanı devreye giriyor. Eğer devletler kör ve sağır kalıyorsa, geriye vicdanı olan halkların sesini yükseltmesi kalıyor. Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya kadar milyonlarca insanın sokaklarda haykırması, hükümetlere baskı yapması bu yüzden hayati. Tarih bize gösterdi ki: Devletler çoğu zaman zulmü görmezden gelir, halkların vicdanı ise tarihin akışını değiştirebilir.
Bu direnişin simgelerinden biri de Sumud Filosu. Farklı dinlerden, farklı milletlerden vicdan sahibi insanların bir araya gelerek oluşturduğu bu filo, Gazze’ye insani yardım ulaştırmanın ötesinde bir mesaj taşıyor: “Bizim devletlerimiz susuyor olabilir, ama biz susmuyoruz. ”Her yelken bir bayrak, her yolculuk bir direniştir. Sumud Filosu, Hind Rajab’ın “yalnızım” feryadına dünyanın dört bir yanından yükselen “yalnız değilsiniz” cevabıdır.
Venedik’in ışıkları altında yankılanan bu çığlık, susturulmak istenen bir halkın varlığının ve direnişinin sembolüdür. Devletler gözlerini kapatsa da halkların vicdanı kapatılamaz. Ve belki de bu yüzden, bu yıl Venedik’te parlayan en büyük yıldız kırmızı halıda yürüyen bir oyuncu değil, Gazze’nin küçük şehidi oldu.