Kıymetli okurlarım; İnsan aklı, herkeste farklı biçimde tecelli eden ve insanın hayatına yön veren en önemli yetilerden biridir. İnsan düşünceleri, tercihleri ve kararlarıyla kendi yaşamını şekillendirir. Ancak bu süreç her zaman doğru işlemez. Kimi zaman yanlış kararlar alınır, insan hayatı da bu yanlışların gölgesinde sürüp gider. İşte tam bu noktada “akıl” kavramı üzerine düşünmek gerekir.
Peki Akıl nedir? Zeka nedir?
Zekâ; Bilgiyi anlama, öğrenme, mantık yürütme ve problem çözme kapasitesidir. Akıl ise; Zekânın ürettiği bilgiyi doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırarak ahlaklı, mantıklı ve amaca uygun bir şekilde hayata geçirme, karar verme ve muhakeme etme yeteneğidir. Kısacası akıl bir yazılım zekâ ise bir donanmadır.
Peki bu Ölçülebilir mi? Geliştirilebilir mi?
İnsan yalnızca zekâsıyla mı, yoksa aklıyla mı insan olur?
Bu sorular üzerine asırlar önce düşünen büyük düşünürlerden biri İbn-i Sina olmuştur. O, aklı yalnızca bilgi üretme aracı olarak değil; insanı hakikate, ahlaka ve olgunluğa ulaştıran ilahi bir cevher olarak görmüştür. Çünkü akıl; elle tutulup gözle görülebilecek, laboratuvarda ölçülebilecek somut bir nesne değildir. İnsan aklı; düşünme, anlamlandırma, muhakeme etme ve doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyetidir.
Günümüzde ise insanlık, “akıl” kavramından çok “zekâ” üzerine yoğunlaşmaktadır. Özellikle IQ testleriyle ölçülebilen beceriler ön plana çıkarılmıştır. Amerikalı eğitim psikoloğu Howard Gardner, 1983 yılında geliştirdiği “Çoklu Zekâ Kuramı” ile insan zekâsının tek boyutlu olmadığını ortaya koymuştur. Gardner’a göre insanlarda; sözel-dilsel zekâ, mantıksal zekâ, görsel-mekânsal zekâ, bedensel zekâ, müziksel zekâ, içsel zekâ, sosyal zekâ ve doğa zekâsı gibi farklı yetenek alanları bulunmaktadır.
Bugün artık bir insanın yalnızca matematikte başarılı olması onun “en zeki insan” olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü bir balığı ağaca tırmandırarak, bir kuşu da yüzdürerek hangisinin daha yetenekli olduğuna karar veremeyiz. Her varlık kendi yaratılışına uygun özelliklerle anlam kazanır. Örneğin, Mimar Sinan’ın Mimari dehası ile İbn-i Sina’nın tıp ve felsefedeki derinliği aynı ölçüyle değerlendirilemez.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte insan beynine dair bilgiler artsa da insan beyni hâlâ tam anlamıyla çözülebilmiş değildir. Çünkü insanın öğrenme biçimi, alışkanlıkları, davranış kalıpları, kendini ifade ediş tarzı ve hayata bakışı herkeste birbirinden çok farklıdır. Doğru ile yanlışı ayırabilmek, toplumsal kurallara uyabilmek, ahlaklı davranabilmek gibi özellikler de çoğu zaman aklın kapsamı içerisinde değerlendirilir.
İbn-i Sina’nın ise yalnızca bir alanda değil, birçok alanda ileri seviyede olduğu görülmektedir. O; hekimliği, felsefesi, mantığı ve bilimsel çalışmalarıyla çağının en büyük düşünürlerinden biri olmuştur. Kendi ifadesiyle:
“Kara toprağın derinliklerinden Satürn’ün zirvesine kadar kâinatın nice sırlarını çözmeye çalıştım. Her düğümü açtım; fakat ölüm düğümü çözülmeden kaldı.”
Bu söz aslında onun ilme olan tutkusunu göstermektedir. İbn-i Sina, insan ömrünün uzunluğundan çok, ne kadar derin ve anlamlı yaşandığının önemli olduğuna inanıyordu. Nitekim 11. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen bugün bile eserleri okunmakta, fikirleri tartışılmaktadır. Özellikle El-Kanun fi't-Tıb adlı eseri, yüzyıllar boyunca Avrupa üniversitelerinde temel tıp kitabı olarak okutulmuştur.
İbn-i Sina’ya göre evrende mutlak bir yaratıcı ve “faal akıl” bulunmaktadır. İnsan, bu ilahi kaynaktan ilham aldıkça daha doğru, daha ahlaklı ve daha huzurlu bir hayata ulaşabilir. Ona göre insanın asli gayesi; yaratılışta var olan sevgiyi, yani ilahi aşkı yeniden keşfetmektir. Modern çağın seküler ve yalnızlaştırıcı dünyasında insanın özünden uzaklaştığını düşünürsek İbn-i Sina’nın ne kadar haklı olduğunu anlamaktayız.
İbn-i Sinan’nın bu düşüncesi aslında tasavvuf geleneğiyle de kesişmektedir. İnsan, kimi zaman aşk yoluyla, kimi zaman ilim yoluyla, kimi zaman da tefekkürle hakikati arar. Bir başka düşünür Gazali ise; daha çok manevi ve kalbi bir yolu öne çıkarırken, İbn-i Sina aklı da bu yolculuğun merkezine yerleştirmiştir. Ona göre insan; aklını kullanarak gelişebilir, olgunlaşabilir ve “kâmil insan” seviyesine ulaşabilir.
Peki, bu nasıl gerçekleşecektir?
İbn-i Sina’ya göre bunun yolu ilimden, özellikle de doğa bilimlerinden geçmektedir. Çünkü fizik âlemini anlamayan insan, metafiziği de tam anlamıyla kavrayamaz. İnsan öğrendikçe düşünür, düşündükçe idraki gelişir, idraki geliştikçe de davranışları olgunlaşır. Örneğin bir doktorun insan bedenindeki kusursuz düzeni incelemesi, ya da bir biyoloğun canlılardaki sistemi çözmeye çalışması; insanı yalnızca bilgiye değil, hayranlığa ve hikmete de ulaştırır.
İbn-i Sina’ya göre insan ruhu bedenle birlikte yaratılmıştır; ancak beden yaşlanıp yok olsa bile ruhun yolculuğu devam eder. İnsan nefsini terbiye edip aklını geliştirdikçe, daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaşır. İşte bu nedenle o, insanın hem bedensel arzularını hem de nefsani tutkularını aşarak hakikatin bilgisine ulaşabileceğine inanmıştır.
Sonuç olarak İbn-i Sina’nın düşüncesi yalnızca bir felsefe sistemi değildir; insanın kendini tanıma ve olgunlaştırma yolculuğudur. O, insanlığa şunu söylemek istemiştir: İnsan sadece etten ve kemikten ibaret değildir. İnsan; aklı, ruhu, vicdanı ve sevgisiyle anlam kazanan bir varlıktır.
Hayırlı bir hafta diliyorum.