Kıymetli okurlarım 2023 yılında Gazze’de başlayan katliamların, terör devleti israil’in “Arz-ı Mevud” hayalini gerçekleştirmek amacıyla başlattığı bir hamle olduğunu bu köşeden defalarca yazmıştım. İsrail bugünde bu hayalinden vazgeçmiş değil, çağın hitleri Netanyahu epstein davası üzerinden Donald Trump’ı baskı altına alarak ABD’nin İran’a yönelik bir saldırıya yönlendirilmiş olduğunu görmek zor değil.
Hâlbuki Umman’daki görüşmelerin iyi gittiği, son temaslar için Viyana’da toplanılmasının planlandığı ifade ediliyordu. Ancak bu süreç devam ederken İsrail’in, ABD’nin desteğini alarak İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i öldürmesi bölgeyi bilinmez bir savaşın içine soktu. Eğer bu savaş uzun sürecek olursa bütün dünyada ekonomik, siyasal ve sosyolojik olaylara gebedir.
Değerli okurlarım İran’ı anlamadan bölgede yaşananları sağlıklı okumak mümkün değildir. Çünkü İran, sıradan bir siyasal sistem değil hem dini hem de cumhuriyetçi unsurları içinde barındıran kendine özgü bir modeldir.
1979’daki İran İslam Devrimi sonrası kurulan sistemin merkezinde “Velâyet-i Fakih” ilkesi yer alır. Bu ilkeye göre devletin en üst otoritesi “Dini Liderdir. Bu makamı uzun yıllardır Ali Hamaney’i yürütmektedir. Dini Lider; ordu üzerinde nihai yetkiye sahiptir, yargı erkinin başını atar, devlet televizyonunu kontrol eder ve stratejik konularda son sözü söyler. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir; ancak sistem içinde nihai denetim mekanizması Dini Lider’e bağlıdır.
İran’da iki aşamalı bir yapı vardır. Bir yanda seçimle gelen Cumhurbaşkanı ve Meclis, diğer yanda Anayasayı Koruyucular Konseyi gibi denetleyici ve dini otoriteye bağlı kurumlar bulunur. Anayasayı Koruyucular Konseyi adayları veto edebilir; yasaları İslami ilkelere uygunluk açısından denetler. Ayrıca Uzmanlar Meclisi, Dini Lider’i seçme ve gerektiğinde görevden alma yetkisine sahiptir. Yani sistem tek kişilik gibi görünse de, kendi içinde kurumsal bir denge mekanizması barındırır.
Güvenlik mimarisi de dikkat çekicidir. Klasik orduya ek olarak Devrim Muhafızları adlı güçlü bir yapı vardır. Bu yapı yalnızca askeri değil; ekonomik ve stratejik alanlarda da etkilidir. Bu nedenle İran’da rejim güvenliği, devlet güvenliğiyle iç içe geçmiştir.
Böylesi bir yapıda, Dini Lider’e yönelik bir suikast ya da ölüm haberi, yalnızca siyasi değil toplumsal bir kırılma anlamına gelir. İran toplumunda dini lider figürü, sadece bir devlet başkanı değil; ideolojik ve sembolik bir otoritedir. Böyle bir senaryoda halkın sokaklara çıkması, cenaze törenlerinin kitlesel gösterilere dönüşmesi ve rejime sahip çıkma refleksinin güçlenmesi kuvvetlidir. Nitekim dün Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Arakçi’nin çağrısında; İran sokaklarında on binlerce insanın camiler ve meydanlarda toplanmasında gördük. İran ABD için Venezuela gibi kolay bir lokma değildir. Bunun üç temel nedeni vardır:
Birincisi, köklü devlet geleneği. Antik Pers imparatorluklarından bugüne uzanan bir yönetim hafızası vardır.
İkincisi, kurumsallaşmış güvenlik yapısı. Sadece düzenli ordu değil, ideolojik motivasyonu yüksek halk milisi yapılar da sistemin bir parçasıdır.
Üçüncüsü ise toplumsal mobilizasyon kapasitesi. Kriz anlarında rejim karşıtları ile rejim yanlıları arasındaki ayrışma belirginleşse de dış tehdit algısı ortaya çıktığında perslerden gelen milliyetçi refleks güçlenmektedir.
İran dini lideri Ali Hamaney ve bazı üst düzey komutanların öldürülmesinin ardından Tebriz’de ABD ve İsrail saldırılarında 170 masum öğrenci ve öğretmenin hayatını kaybetti.
Bu gelişmeler üzerine İran, meşru müdafaa hakkını kullandığını açıklayarak Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez ülkelerinde bulunan askeri üslerine balistik füzelerle karşılık verdi; saldırılar sonucunda 3 ABD askerinin yaşamını yitirdiği pentagon tarafından duyuruldu.
İran’ın seyir ve balistik füzeleri İsrail’e fırlatması sonucunda demir kubbe delindi ve onlarca İsrail vatandaşı bu saldırılarda öldü yüzlercesi yaralandı. Savaşlarda moral üstünlük en az askeri kapasite kadar belirleyicidir.
İran’ın henüz vekil unsurları olarak bilinen Hizbullah ve Haşdi Şabi gibi yapıları devreye sokmadığı biliniyor. Bu grupların harekete geçmesi halinde ise İsrail, ABD ve bu ülkelere destek veren devletlerin diplomatik temsilciliklerinin ciddi güvenlik riskiyle karşı karşıya kalabileceği de bir gerçektir.
Bugün dünya diken üstünde. Enerji hatları, Basra Körfezi, küresel ticaret yolları ve büyük güçlerin rekabeti aynı denklemde buluşmuş durumda. Bu savaşı körükleyen ülke İsrail’dir. Ancak kesin olan bir şey var: Bu coğrafyada atılan her adım, sadece bölgeyi değil tüm dünyayı etkiliyor. Ve diplomasinin yerini silahlar aldığında, kazanan emperyal güçler oluyor.
Sonuç olarak dünya çok hassas bir eşikte. İsrail’in bitmek bilmeyen arzı mevud hayali Gazze’de yaşanan ölüm kalım mücadelesi, Basra Körfezi’ndeki enerji hattı, Washington’daki epstein davası üzerinden siyasi hesaplaşmalar ve Tahran’da yapılmak istenen rejim değişikliği… Hepsi aynı denklemin birer parçasıdır.