Dil İnsanlar arasında iletişimi sağlayan ve bütün öğrenme faaliyetlerinde anahtar rol oynayan doğal bir araçtır. İnsanoğlu, çağlar boyunca konuşarak iletişim kurdu. Aile’de büyüklerini dinleyerek büyüdü. Aile sofrasında konuşulan bir cümle, mahallede edilen iki kelam, okulda kurulan bir dostluk… Bizi biz yapan şey, yani kelimelerdi. Bugün ise ironik bir çağdayız: Herkesin elinde iletişim aracı var ama iletişimin kendisi yok. Kelimeler hayatımızda yok ise kendimizi ifade etmekte zorlanırız.
Bugün akıllı telefonlar cebimizde, gözlerimiz ekranlarda. Aynı evin içinde yaşayanlar artık birbirlerine yabancı. Modern toplum insanı savurdu, kalabalıklar içinde yürüyen, ama iç dünyasında yapayalnız kalan bireyler çoğaldı. Bireyler iletişim kuramayınca kelime hazineleride zayıfladı.
Oysa eskiden yolculuklar bile birer sohbet vesilesiydi. Şehirlerarası otobüse bindiğimizde, yan koltuktaki yaşlı amcaya “Merhaba” der, kendimizi tanıtır, nereye gittiğini sorardık. Yol boyunca hatıralarını dinler, hayat dersleri alırdık. Yol hiç de sıkıcı olmazdı.
Bugün ise otobüse biner binmez herkes kendi dünyasına kapanıyor. Yanımızdaki genç kulaklığını takmış; ya müzik dinliyor ya da oyun oynuyor. Merhaba yok, tanışma yok, sohbet yok.
Bugün büyükşehirlerdeki metrolarda manzara farklı değil. Aynı vagonda yüzlerce insan var ama tek bir cümle yok. Evlerde de durum değişmiyor; aile fertleri aynı çatı altında ama herkes kendi odasında, kendi ekranına çekilmiş durumda. Konuşmaya konuşmaya kelime hazinemiz zayıfladı; kelimeler azaldıkça düşünceler de fakirleşti.
Bu sessizliğin faturası ağır oldu. Çünkü iletişim kuramayan gençler, düşünmekte de zorlanıyor. Kelime hazinesi daraldıkça düşünce alanı da daralıyor. Zira insan, bildiği ve kullandığı kelimeler kadar düşünebilir. Bugün gençlerimizin büyük bir kısmı, günlük hayatta sınırlı kelimelerle konuşuyor. Bu da mantık yürütme, kendini ifade etme ve derinlikli düşünme becerilerini zayıflatıyor.
Rakamlar düşündürücü. Türkiye’de günlük konuşmada kullanılan kelime sayısı yaklaşık 7 bin civarında. Oysa İngiltere’de bu sayı 70 bine, Japonya ve Amerika’da 35 bine, Almanya ve Fransa’da 20 binlere ulaşıyor. Bizim çocuklar 7 bin kelimenin sadece yüzde onu kadar düşünmeye mahkûmken, başka ülkelerde gençler, on binlerce kelimeyle dünyayı anlamlandırıyor. Sonra da “ Biz neden geri kaldık?” diye kendi kendimize hayıflanıyoruz.
İşin daha da ironik tarafı şu: Türkçe, dünyadaki en zengin dillerden biri. 600 binin üzerinde kelimeye sahip bir dilimiz var. İngilizce, Japonca, Almanca ve Fransızca’dan daha geniş bir kelime hazinesi… Ama biz bu zenginliği kullanmıyoruz. Hazine sandığı elimizde ancak, anahtarı kaybetmiş gibiyiz.
Peki, ne yapmalıyız?
Öncelikle bu meseleyi, milli bir zihinsel kalkınma meselesi olarak ele almalıyız.
Artık Ailede Sohbet Kültürünü Başlatalım
Yeniden yemek masaları ve yolculuklar “ekransız zamanlar” ilan edilmeli. Çocuklarla kitaplar, okunmalı kitapların analizi yapılmalı, sence “neden”, “nasıl” soruları sorularak sohbet edilmeli. Onları daha fazla ve daha farklı kelimeler kullanmaya teşvik etmeliyiz.
Eğitim Sisteminde Dil
Okullarımızda okutulan Türkçe dersleri, sadece dilbilgisi kurallarının öğretildiği alanlar olmaktan çıkarılmalı. Dilin düşünceyi kuran, hayali besleyen ve insanı derinleştiren bir araç olarak keşfedildiği bir laboratuvara dönüşmeli. Edebiyat, felsefe ve bilim metinleriyle gençlerin kelime dağarcığı zorlanmalı; etimoloji (kelime kökenbilimi) öğretilerek öğrencilere dil sevgisi kazandırılmalı.
Kütüphaneler’de Okuma Kampanyaları
Nitelikli okuma, kelime hazinesini genişletmenin en güvenilir yolu kitap okumaktır. Bu günkü Halk kütüphaneleri sadece sessiz binalar değil, cazibe merkezleri hâline getirilmeli. Kütüphanelerde belirlenecek bir program dâhilinde MEB tarafından okutulması tavsiye edilen 100 Temel Eser öğrencilerimize okutulmalı, okunan kitaplarla ilgili okullar arası, münazaralar, yarışmalar yapılması öğrencilerin düşünce, dünyalarında yeni pencereler açacaktır. Soran sorgulayan araştıran yeni bir nesil yetişecektir. Türkiye’nin kalkınması için bu yeni nesile ihtiyacı var.
Günümüz gençliği, hislerini yani duygularını “iyi, kötü, güzel, çirkin” diye değil de; “üzüntü, şaşkınlık, nefret ve öfke, memnuniyetsizlik, memnuniyet, korkma-ürkme-çekinme, küçümseme, kibirlenme ve övünme, coşku ve heyecan, sevgi, telaş ve endişe, utanma ve çekinme” diye ifade etmeye başladığında, işte o zaman iç dünyası da o dünyayı anlama biçimi de zenginleşir.
Kaybettiğimiz kelimeleri geri kazanmak; aslında kaybetmekte olduğumuz düşünme yetimizi, hayal gücümüzü ve nihayetinde insani bağlarımızı kurtarmak demektir.
Gelin hep beraber yeniden konuşalım.
Ama gerçekten konuşalım.
Katma değeri yüksek hayırlı bir hafta diliyorum.