Kıymetli okurlarım; Geçtiğimiz günlerde elime Alınteri adlı bir dergi geçti. Derginin sekizinci sayfasında Mehmet Kaya isimli bir kardeşimizin kaleme aldığı şu satırlar dikkatimi çekti: "Televizyonda 'Bahara Hücum' diye bir film vardı. Filmde Amerikalı bir senatör insan haklarından söz ediyordu. Koskoca dünyada dönen dolaplar bir bir aklımdan geçti. Parçalanmış Asya, açlıkla mücadele eden Afrika, Amerikan dolarının gücü, savaşlar, gözyaşları ve kan... Bütün dünya adeta bir kan gölü. Ellerine pranga vurulmuş mazlumlar ve onların hepsi benim kardeşlerim. Kardeşiz biz... Ötesini yazamıyorum; zihnimde fırtınalar kopuyor."
Film, 1878 yılında Kızılderililerin ata topraklarına geri dönebilmek için çıktıkları yaklaşık 2.500 kilometrelik zorlu yolculuğu konu almaktadır. Açlık, hastalık ve ağır yaşam koşullarıyla mücadele eden Şayen kabilesi, bir yandan da ABD ordusunun engellemeleriyle karşı karşıya kalır. Yüzbaşı Thomas Archer komutasındaki askerler, yerli halkın ilerleyişini durdurmakla görevlendirilmiştir.
Ancak Archer, zamanla Şayenlerin haklı mücadelesini ve uğradıkları haksızlıkları görerek olaylara farklı bir gözle bakmaya başlar. Hükümetin baskıcı politikaları ve Fort Robinson'da yaşanan trajik olaylar, kabile için büyük acılara neden olur. Film, Kızılderililerin özgürlük ve yaşam mücadelesini anlatırken, aynı zamanda Amerikan yönetiminin Kızılderililere yönelik katliamlarını ve acımasız politikalarını da gözler önüne sermektedir.
Bu satırları okuyunca, bugün de ABD tarafından dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlar, işgaller ve insan hakları ihlalleri aklıma geldi. İnsan haklarından sıkça söz eden ABD yönetimlerinin, uygulamalarına baktığımızda zaman zaman bu söylemlerle çelişen tavırlar sergilediklerine şahit oluyoruz.
Geçmişte olduğu gibi yakın tarihe baktığımızda Irak, Libya, Suriye ve daha birçok İslam ülkesinde yaşanan savaşların geride bıraktığı yıkım hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyor. Milyonlarca insan yerinden edildi, yüz binlerce insan hayatını kaybetti, şehirler harabeye döndü. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemleriyle yapılan müdahalelerin sonuçları ise çoğu zaman kan, acı ve gözyaşı oldu.
1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. maddesinde düşünce ve ifade özgürlüğünün temel insan haklarından biri olduğu belirtilmektedir. İnsanlığın ortak vicdanını temsil eden bu ilkeler, dünyanın neresinde olursa olsun herkes için geçerli olmalıdır. Ancak uygulamada bu ilkelerin çoğu zaman siyasi çıkarların gölgesinde kaldığını görmekteyiz.
Bugün terör devleti İsrail tarafından Gazze'de yapılan soykırım ve katliamlar vicdan sahibi herkesi derinden üzmektedir. Yıllardır süren çatışmalar, bombardımanlar ve insani kriz nedeniyle binlerce masum insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan temel yaşam ihtiyaçlarından mahrum kalmıştır. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar savaşın en ağır bedelini ödemektedir.
Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olması hasebiyle büyük bir manevi değere sahiptir. Bu kutsal mekân etrafında yaşanan gerilimler ve çatışmalar, İslam dünyasında derin üzüntülere neden olmaktadır. Buna rağmen Müslüman ülkelerin ortak ve güçlü bir duruş sergileyememesi de ayrı bir sorgulama konusudur.
Yahudiler Küfür Ehlidir, İslâm’a ve Müslümanlara Düşmandır
Allah-u Teâlâ Kuranda Yahudi ve Hristiyanların küfrünü, İslâm’a ve Müslümanlara olan düşmanlıklarını haber vermiş, küfürden ve bu küfür ehlinden korunmamız için bize emir ve nehiyler emretmiştir.
Yahudi ve Hristiyanlar küfürde ve İslâm düşmanlığında ortak oldukları gibi; yahudilerin İslâm düşmanlığı bütün insanlar içerisinde en şiddetlisidir: “İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın...” (Mâide: 82)
Kıymetli okurlarım,
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden bu kadar dağınık ve etkisiz bir haldeyiz? Neden mazlumların sesi olmakta zorlanıyoruz? Tarih boyunca adaletin, merhametin ve hakkaniyetin temsilcisi olmuş bir medeniyetin mensupları olarak daha fazla sorumluluk üstlenmek zorundayız.
Eleştirilerimizi yaparken adaletten ayrılmamalı, öfkemizin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz. Zulüm kimden gelirse gelsin karşısında durmak, mazlum kim olursa olsun yanında olmak bizim medeniyetimizin ortak görevidir.
Gazze'de, Doğu Türkistan'da, Arıkan’da, Afrika'nın yoksul bölgelerinde ve dünyanın birçok yerinde yaşanan acılar bize aynı gerçeği hatırlatmaktadır: İnsanlık ancak vicdanını kaybetmediği sürece ayakta kalabilir. Mazlumların yanında olup elimizden ne geliyorsa maddi manevi sürekli mazlum halkların yanında olup gündemde tutmalıyız.
Yarın hepimiz yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabını vereceğiz. Bu nedenle duyarsızlığın, sessizliğin ve umursamazlığın arkasına sığınmak yerine adaletin, hakkın ve insanlığın yanında yer almalıyız.
Kendimize gelelim... Hayırlı bir hafta diliyorum.