Kıymetli okurlarım 28 Şubattan bu yana geçen sürede ABD ve Terör devleti İsrail tarafından İran’a yapılan saldırılarda, binlerce masum sivil İranlı yaşamını yitirdi. Dünya 1973 petrol krizinden bu yana ilk defa bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu köşede defalarca yazdım soykırımcı İsraillin arzı mevud hayalinin peşinden koşmaları, sadece bölgeyi değil tüm dünyayı ateşe atmış durumda.
İran’a saldırının başladığı günden itibaren, gerek ekonomik gerekse siyasal ve sosyal olaylar bölgemizde ve dünyada tedirginlik yaratmaya devam ediyor. Amerikan başkanını esir almış bu hastalıklı siyonist yapı ile Amerikada’ki başka bir hastalıklı evanjelist yapının ne yapmak istediğine bir bakalım; İsrail kutsal metinler, dini semboller ve kehanetler üzerinden büyük bir savaş yürütmektedir.
Kutsal Söylemler
İsrail Başbakanı eli kanlı Netanyahu’nun açıklamaları, bu dönüşümün en net örneklerinden biri. Netanyahu, İran’ı Tevrat’ta mutlak kötü olarak tanımlarken, Amalek göndermesiyle savaşın çerçevesini doğrudan dini bir zemine taşıyarak şöyle diyor:
“Haftalık Tevrat bölümünde okuduk: Amalek’in sana ne yaptığını hatırla. Biz hatırlıyoruz ve gereğini yapıyoruz.”
Bu ifade, sıradan siyasi bir söylem değil; aksine tarihsel ve teolojik bir düşman tanımının günümüze taşınmasıdır. Amalek, kutsal metinlerde yok edilmesi gereken mutlak düşman olarak tasvir edilir. Bu benzetme, modern bir devleti yalnızca rakip değil, “yok edilmesi gereken bir tehdit” olarak kodlamaktadır.
Netanyahu’nun şu sözleri ise savaşın kapsamını daha da genişletiyor:
“Eğer bu dehşet rejimi nükleer silaha sahip olursa tüm insanlığı tehdit edeceklerdir. Bu yüzden bu tehlikeyi kendimizden uzaklaştırmak için harekete geçtik. Ancak biz burada ABD ile birlikte tüm insanlık adına hareket ediyoruz.”
Böylece savaş, sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarılıp tüm insanlık adına yürütülen bir “kutsal görev” olarak sunuluyor.
Evanjelist- Yahudi İşbirliği
ABD’de özellikle Evanjelist çevreler, Ortadoğu’daki gelişmeleri doğrudan kutsal metinler üzerinden yorumluyor.
ABD’nin Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee’nin şu sözleri her şeyi açıklamaktadır:
“Tekvin 15. bölümde Nil’den Fırat’a kadar olduğu yazıyor; bu da neredeyse tüm Ortadoğu anlamına geliyor. Tanrı bu toprakları Yahudilere verdi ya da vermedi. Siz diyorsunuz ki verdi. Bunun anlamı nedir?”
Bu söylem, modern sınırları ve uluslararası hukuku aşan bir anlayışın işareti. Coğrafya artık siyasi değil, teolojik bir hak iddiasının konusu haline getiriliyor.
Benzer şekilde ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in yaklaşımı da dikkat çekici. Evanjelistlerin Pentagon’da düzenledikleri toplu dualar ve yaptığı açıklamalar, savaşın bir “son hesaplaşma” olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Hegseth’e göre bu süreç, İncil’de geçen iyi ile kötünün nihai savaşı, yani Armagedon’un habercisi:
“Vahiy kitabının son zamanlar öğretisi, yalnızca kendi İsa anlayışlarına karşı çıkanların kanıyla dolu uzun ve derin bir nehir vaat ediyor.”
Bu tür ifadeler, savaşı politik bir tercihten ziyade, ilahi bir zorunluluk haline getiriyor.
Tanrıyı Kıyamete Zorlamak
Ayrıca Trump’ın dini danışmanı Paula White’ın sözleri ise bu söylemin ulaştığı noktayı gözler önüne seriyor. White, Trump’a hitaben şöyle diyor:
“İhanete uğradınız, tutuklandınız ve asılsız iddialarla suçlandınız. Bu Rabbimizin bize gösterdiği bir kalıptır. Üçüncü günde dirildi. Kötülüğü yendi. Ve onun dirilişi sayesinde siz de yükseldiniz… Onun zaferi sayesinde elinizi attığınız her işte muzaffer olacaksınız.”
White’nin bu ifadesi, siyasi bir lideri doğrudan dini bir figürle özdeşleştirerek, mevcut politikayı kutsal bir misyona dönüştürüyor. Böylece savaş, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda “ilahi planın bir parçası” olarak aktarılıyor.
Tam da bu noktada en tehlikeli hastalıklı zihniyet ortaya çıkıyor: İnsan eliyle “Tanrı’yı kıyamete zorlamak.”
Tüm bu söylemler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Bu savaş, basit bir din savaşı değildir. Ancak din, bu savaşın en güçlü meşrulaştırma aracı haline getirilmiştir.
Analistlerin de dikkat çektiği gibi, burada asıl mesele küresel güçlerin bölgesel hegemonya mücadelesidir. Ancak bu mücadele, kutsal metinler üzerinden kutsallaştırılmakta; böylece kamuoyu yönlendirilmekte ve düşman şeytanlaştırılmaktadır.
Özetle, İsrail’deki siyonist yapı ile ABD’deki Evanjelist akıl, kutsal metinler üzerinden aynı safta buluşarak bu savaşı Yahudi ve Hristiyan dünyasına Tanrı adına verilmiş mukaddes bir mücadele olarak takdim etmektedir. Asıl soru şudur: Biz Müslümanlar olarak bu tablonun neresindeyiz? İki milyarlık İslam âlemi, Âl-i İmrân Suresi 103. ayetin emrine uyarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalı ve tek bir beden, tek bir yürek gibi hareket etmelidir.
Savaşların olmadığı insanların barış içinde yaşadığı bir dünya temennisiyle, hayırlı bir hafta diliyorum.