Türkiye’de vergi ve SGK borçlarına ilişkin düzenlemeler artık yalnızca teknik bir maliye politikası başlığı olmaktan çıkmış durumda. Bugün mesele; doğrudan piyasanın nefes alma kapasitesini, küçük işletmenin ayakta kalma iradesini ve devlet-vatandaş ilişkisindeki güven düzeyini etkileyen yapısal bir soruna dönüşmüş bulunuyor.
Bu nedenle son dönemde gündeme gelen “72 ay taksit” düzenlemesini sadece bir yapılandırma kolaylığı olarak okumak eksik olur.
İlk bakışta uzun vadeli ödeme imkânı olumlu bir adım gibi görünebilir. Ancak sahadan yükselen temel itiraz son derece nettir.
Sorun taksit sayısı değil, borcun artık taşınamaz hale gelmiş olmasıdır.
Bugün Türkiye’de esnafın ve küçük işletmelerin önemli bir bölümü anapara borcundan çok; gecikme faizi, tecil faizi, gecikme zammı ve sürekli büyüyen kamu yükü altında ezilmektedir.
Bu nedenle piyasada yaygın kanaat şu cümlede özetleniyor...
“Borcu zamana yaymak başka şeydir, borcu ödenebilir hale getirmek başka şeydir.”
Bu durum bize şunu gösteriyor.
Konu artık siyasi polemik sınırını aşmış, ekonomik gerçekliğin merkezine oturmuştur.
Çünkü yüksek faiz ortamında yapılan yapılandırmalar çoğu zaman gerçek çözüm üretmiyor. Devlet tahsilatı artırmak isterken ödeme kapasitesi zayıflıyor. Sürekli baskı altındaki esnaf kayıt dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Kısacası devlet tahsil etmek istiyor ama piyasa ödeyebilecek güçte değil.
Burada kamu otoritesinin görmesi gereken temel gerçek şudur.
Pandemi, deprem, yüksek enflasyon, daralan iç piyasa, finansmana erişim sorunu ve maliyet baskısı sonrasında Türkiye’de özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler “kötü niyetli borçlu” değil; nefes darlığı yaşayan üreticiler haline gelmiştir.
Dolayısıyla piyasanın beklentisi yalnızca vade değildir.
Beklenen şey;
Faiz yükünün ciddi ölçüde azaltılması,
Gecikme zamlarının silinmesi veya minimize edilmesi,
Anaparayı esas alan gerçekçi ödeme modeli,
Küçük esnafı koruyan ayrıcalıklı sistem,
Vergiyle mücadelenin değil, kayıt dışılıkla mücadelenin öncelenmesidir.
Sahadan yükselen seslerin önemli kısmı aslında devlete karşı değildir.
İnsanlar vergi vermeye değil, ödeyemeyecekleri borç düzenine itiraz etmektedir.
Bu süreçte dikkat çeken bir başka konu da temsil meselesidir. Esnaf adına konuşması beklenen bazı yapıların sessiz kalması, tabanda ciddi bir yalnızlık hissi oluşturmuştur. Buna karşılık farklı siyasi görüşlerden bazı isimlerin ortak biçimde “bu haliyle yeterli değil” demesi ise dikkatle okunmalıdır. Çünkü ekonomi ideolojik değil, doğrudan hayatın içinden gelen bir gerçektir.
Gelinen noktada çözüm için en makul yaklaşım şudur.
Devlet tahsil edilebilir bir sistemi hedeflemeli; esnaf cezalandırılmamalı; faiz ekonomisi yerine üretim ekonomisi desteklenmelidir. Vergi barışı anlayışı yeniden inşa edilmeli, düzenlemeler yalnızca kâğıt üzerinde değil sahada da karşılık bulmalıdır.
Aksi halde 72 ay vadeli ama yüksek faizli bir model, borcu azaltan değil; yalnızca zamana yayılmış bir yük haline dönüşecektir.
Unutulmamalıdır ki Türkiye ekonomisinin taşıyıcı kolonlarından biri küçük esnaftır. Esnafın ayakta kalamadığı yerde yalnızca dükkânlar kapanmaz; üretim zinciri, istihdam dengesi ve toplumsal huzur da zarar görür.
Bu nedenle mesele sadece mali değil, aynı zamanda sosyal bir meseledir.
Ve bugün esnafın devletten istediği şey ayrıcalık değil; ödeyebileceği, sürdürülebilir ve adil bir sistemdir.